Yapılan çalışmalar ve araştırmalar Şenkaya ve çevresinin çok eski tarihlerden itibaren iskan olunduğu, farklı devlet ve uygarlığın hakimiyet sahası içerisinde yer aldığı ya da bunlara ait çeşitli hareketliliklerden etkilendiğini ortaya koymaktadır. Bölgemizde bulunan çeşitli tarihi eserler ve ele geçirilen arkeolojik bulgular bu etkileri göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Ne var ki, bölge ile ilgili gerçekçi bir araştırmanın yapılmamış olması, burada bulunan çok önemli tarihi eserlerin kaderine terkedilmiş olması, hatta bir çok yerde hakkında doğru dürüst bir bilginin yer almaması bizler için utanç verici bir tablo olduğu kadar, bölgeye yönelik ilgisizliğinde bir belgesi niteliğindedir.
İlk dönemlerde Urartular'ın etki sahası içerisinde kalan ilçemiz daha sonraları Sakalar'ın bir kolu olan Taolar'ın yurdu olmuş, V. Yy da Kartli istilası ile Gürcistan sülalelerinin eline geçmiştir. Daha sonraki dönemlerde sırasıyla Kimmerler, Medler, Selefküsler, Arsaklı hakimiyeti altında kalacak ve Dayk Eyaleti sınırları içerisinde yer alacaktır. Roma, Sasani, Gürcü-Bizans çatışmalarında ise sık sık el değiştiren yerleşim alanlarında biri olacaktır ki zaman zaman elde edilen arkeolojik bulgular bu bilgileri doğrular niteliktedir.
Şenkaya ve çevresi Hz Osman döneminde Habib Bin Mesleme komutasında ki İslam ordularının Erzurum'a ulaşmasıyla İslam devleti ile tanışır. 1015 li yıllardan sonra 1071 e kadar doğudan gelen Türk akınlarına sahne olan Doğu Anadolu ve Erzurum gibi ilçemiz ve çevresi de bu hareketlilikten etkilenecektir. Selçuklu hakimiyetine girecek olan Şenkaya zamanla Saltuklular, Erzurum Selçukluları, kısa bir süre İlhanlılar, Timur, Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri, Şah İsmail ve Kıpçaklı Atabekler idaresi altında kalmıştır.
Şenkaya'nın Osmanlı hakimiyetine geçişi, günümüzde hemen her kaynakta yazıldığı ve birbirinin tekrarı bir yanlış şeklinde devam eden bilgilerde yer aldığı gibi Yavuz Sultan Selim döneminde değil, 1536-37 yıllarında Kanuni Sultan Süleyman döneminde olacaktır. Bu tarihten sonra Bardız merkez olmak üzere bir sancak ihtiva edilecek ve Erzurum Beylerbeyliği'ne bağlanacaktır.
Osmanlı Devleti döneminde tarihi süreçte farklı sancak ve eyaletler içerisinde yer alacak hatta bir ara İran ile yapılan bir sınır tahsisinde önemli bir kısmı İran hududunda kalacak olan Şenkaya, halk arsında 93 Harbi olarak da bilinen 1877-78 Osmanlı Rus Harbi sonrasında Evliye-i Selase içerisine alınarak savaş tazminatı olarak Ruslar'a bırakılacaktır. Her biri birbirinden zor geçen ve Rusların Oblast dedikleri idare içerisinde yaşanan esaret dolu kırk yıl boyunca çok sayıda insan bölgeden Anadolu içlerine göç edecektir.
1800 lü yılların sonuna doğru sömürgeci batı tezgahında hazırlanan ve servise sunulan azınlık hareketleri ve isyanları Osmanlı İmparatorluğu'nda etkisini gösterecek ve bu hareketliliklerden Şenkaya ve çevresi de nasibini alacaktır. Osmanlı Devleti'nin kaçınılmaz bir son olarak girdiği I. Dünya Savaşı içerisinde açılan Kafkas Cephesi ve Sarıkamış Harekatı esnasında Şenkaya ve köyleri, askeri harekat ve savaş alanı olacak, tarihin ender gördüğü bir drama bizzat şahitlik edecek, bu savaşta kaybettiğimiz binlerce vatan evladının da ebedi istirahatgahı olacaktır.
Yaşanan Sarıkamış felaketi ve ardından gelen Rus işgali ve ilerleyişinden sonra Şenkaya ve köyleri batı devletleri ve Rusya'nın ayaklandırdığı ermeni çetelerinin gerçekleştirdiği katliamlara sahne olacaktır. Genç-yaşlı, kadın -erkek, çoluk- çocuk çok sayıda vatandaşını şehit verecektir. Nüsünk, Göreşken, Zakim, Çermik, Bardız, Nazırvans, Ersinek, Penek, Gosor, Zadgerek, Mışıh, Eznos, Pertuvan, iğdeli, Zuvart, Barik, Eğitkom, Vağaver, Vartanut, Kürkçü, Posik, Kerkilik, Hekesor,Balkaya, Mırhel, İgnaki, Taht, Dığaskor…vs diğer köylerimizde çok sayıda insan ya Ermeniler tarafında katledilecek ya da Ruslar tarafından sürgüne gönderilecektir. Bu şekilde sadece Bardız'dan 193 kişi Sibirya içlerine sürgüne gönderilecektir. Yaşananlar ile ilgili Başbakanlık Osmanlı Arşiv kayıtları elimizde olup bu bilgileri daha tafsilatlı bir şekilde doğrular niteliktedir.
Bölgede yaşananlar, yöre halkının bağımsızlık yolunda teşkilatlanmalara sevk edecektir. 1917 yılının sonuna doğru Bakü İslam Cemiyeti Hayriyesi'nin bir şubesi olarak Oltu İslam Komitesi kurulacaktır. Kurucuları içerisinde Başta Hüseyin KÖYCÜ olmak üzere Molla Bilal'inde bulunduğu cemiyet bölgede önemli çalışmalar yürütecektir. Hüseyin Köycü ve Molla Bilal'in liderliğini yürüttükleri ve içerisinde bir kısmının ismini bildiğimiz Şenkaya,Bardız, Zakim, Ersinek…vs diğer bir çok köyden ileri gelenlerin oluşturduğu milis kuvvetleri ile bölge halkının ermeni katliamlarına karşı korunması adına olağanüstü gayret gösterilmiş katliam ve faciaların daha büyük olması engellenmiştir.
Ruslar'ın imzaladıkları antlaşma gereği çekilmeye başlamasıyla oluşan boşluktan istifade eden Ermenilerin oluşturdukları teşkilatlar ile Müslüman Türk halkına karşı başlattıkları kıyım ve terör artık dayanılmaz hale gelmeye başlamıştı. Asırlardır Türk kimliğinin ve vatanının bekçisi olmuş bir beldenin çektiği acılara son vermenin zamanı gelmişti. Suşehri'nde bulunan III. Ordu Komutanı Vehip Paşa, 10 Ocak 1918'de I. Kafkas Ordusu Komutanı Kazım Karabekir'e Erzincan, Erzurum ve Sarıkamış yönünde hareket emri verildi. 12 Mart'ta Erzurum'un alınmasının ardından ileri harekatına devam eden Türk ordusu Mürsel Bey komutasında birliklerle 25 Mart'ta Otluyu düşman işgalinde kurtardı. Burada tüm askeri birlik ve birimlerin toplanması için geçirilen birkaç günden sonra bölgede direnişi yürüten Hüseyin Köycü, Molla Bilal liderliğindeki milis kuvvetlerinin de destek ve yönlendirmeleri ile 1 Nisan'dan itibaren Türk ordusu Bardız ve Gosor istikametlerinde ileri harekata yönlendirildi. Türk ordusu önünden kaçan Ermeniler ise geçtikleri yerlerde insanlığın utancı olacak sahneler bırakmaya devam etmekteydiler. 3 Nisan'da başlayan harekat ile birliklerimiz Binbaşı Osman Nuri bey idaresinde 7 Nisan'a kadar Şenkaya ve köylerini düşman işgalinden kurtarmıştır.
Artık yıllardır süren esaret hayatı sona ermiş ve istiklal güneşi nazlı bir gelin edasıyla Şenkaya semalarında parlamayan başlamıştır. Fakat Osmanlı imparatorluğu'nun imzalamış olduğu mütareke gereği 1914 sınırlarına geri çekilmeye başlaması henüz düşman işgalinden kurtuluşunun üzerinde 6 ay geçmemiş olan ilçemiz içinde yeniden kara günlerin habercisi olmuştur.
1918-1920 yılları arasında devam eden ermeni katliamları nedeniyle yukarıda isimlerini zikrettiğim köylerimiz ve diğer köylerden acıyı, gözyaşını tatmamış yer kalmamıştır. Bu dönemde ilçemiz 6 Kasım 1918'den 18 Ocak 1919'e kadar Kars İslam Şurası, 18 Ocak 1919'dan 13 Nisan 1919 kadar da Cenubi Garbi Kafkas Hükümeti sınırları içerisinde yer almış, C.G.K.H'nin İngilizler tarafında dağıtılmasının ardından Oltu Şura Hükümeti'nin sınırları içerisinde yer almıştır. Başta Kazım Karabekir ve Halid Paşa'nın komutasında yürütülen doğu harekatı ile bölge Ermenilerden tamamen temizlenmeye başlanmış, Şenkaya'da içinde bulunduğu Oltu Sancağı ile birlikte 17 Mayıs 1920'de anavatanla birleşmesinin ardından vatanımızın ayrılmaz bir parçası olmuştur.
NOT: Şenkaya tarihi ile ilgili daha geniş bilgiyi ( Belgeler, harita, grafik, kroki ve fotoğraflar eşliğinde) şu an bitme aşamasında olan ve hazırlıkları yaklaşık beş yıldır devam eden Şenkaya Kitabı'nda vereceğiz.
Mustafa ÖREN
Tarih Öğretmeni
Şenkaya İlçesi tarihi süreç içerisinde çok değişik Milletlerin egemenliği altında kalmıştır. Yavuz Sultan SELİM Çaldıran Zaferine giderken 23 AĞUSTOS l5l4 yılında ERZURUM'u Ak koyunlulardan alıp Osmanlı
İmparatorluğu topraklarına katmasıyla Osmanlı egemenliği altına girmiştir.
1828-1878 yıllarında Rus istilasına uğrayan bölgemiz 1877-1878 Osmanlı Rus harbinde(93 Harbi) Gazi Ahmet Muhtar Paşa Komutasındaki
Osmanlı Kuvvetlerinin yenilmesi üzerine 1879 yılında imzalanın Ayastefonos antlaşması ile Kars Vilayetine bağlanarak Rus yönetimine girmiştir. İlçemiz Bardız deresi Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 1917 yılına kadar sınır teşkil etmiştir.
1.nci Dünya savaşı esnasında Enver Paşa Komutasındaki Osmanlı kuvvetlerinin Sarıkamış Harekatı ile Allahu Ekber dağlarını aşmak ve işgalci Rus kuvvetlerini arkalarından çevirmek
isterken (26 ARALIK 1914 2OCAK 1915) 78000 Askerimizin donarak Şehit olmaları , bölgedeki Ermenilerin İlçemizi de kapsayan bağımsız Devlet kurma heveslerini artırmıştır.
1917 yılında Rusyada çıkan Bolşevik ihtilali üzerine işgalci Rus birlikleri bölgemizi terk etmişler ve Rus hakimiyeti son bulmuştur.Bunu fırsat bilen ermeniler bölge halkı üzerine baskılarını daha da artırarak büyük çaplı katliam ve yağmalara girmişlerdir.
Bakü İslam cemiyeti temsilcisi macallim İsmail NAZİROĞLU tarafından örgütlenen İlçemiz halkından Molla Bilal'ın başkanlığındaki yedi
kişilik komitenin çalışmaları sonucu oluşturulan milis kuvvetlerince ermeni
çetelerine karşı güçlü direnme göstermiş 7 NİSAN 1918 tarihinde Binbaşı Osman Nuri bey komutasındaki Türk Kuvvetlerince bölgemiz Ermenilerden kurtarılmıştır.
(26 ARALIK 1914-2OCAK 1915 Sarıkamış harekatı sırasında Şehit olan 78000 Askerimiz için her yıl anma faaliyetlerinin düzenlenmesi ve
Şehitlerimiz onuruna yakışır bir abidenin yapılması elzemdir)
YAKUDİYE MEDRESESİ
Ermeni Meselesi
1.Dünya Savaşında Erzurum, istilacı Çarlık Rus Ordusunun ilk hedefi üzerindeydi. Osmanlı Ordularının hezimeti üzerine, önlerinde ciddi bir engel görmeyen Rus Ordusu, General Yudeniç'in komutasında Erzurum'a doğru ilerledi. Erzurum 16 Şubat 1916 da Ruslar tarafından işgal edildi. 1917 yılında Rusya'da Çarlık rejimi yıkılmış, Bolşevikler ülkede duruma el koymuşlardır. Rusya'da bu yönetim değişikliği üzerine Ruslar, işgal ettikleri Doğu Anadolu Bölgesini boşaltarak ülkelerine dönmeye başlamışlardır. Ancak Doğu Anadolu'da Ermenistan hayaliyle yaşayan Ermeniler süratle silahlanarak, Erzurum ve çevresinde soykırıma giriştiler. Erzurum Rus II. Topçu Kale Komutanı olan Twerdo Khlebov, Ermenilerin bu kanlı hareketlerine sadece seyirci kaldı.
Erzurum ve çevresinde Türklere uygulanan soykırımı Taşnak Generali Antranik yönetmiştir. 2 Mart 1918 tarihinde Erzurum Merkez Kumandanlığına tayin olunan General Antranik Alaca, Tepeköy. Ilıca, Yeşil yayla katliamlarında aktif rol oynamış, binlerce insanın hayatına acımasızca son verdirmiştir. Ayrıca Erzurum ve çevresindeki Türk soykırımında Fransız asıllı Ermeni Albayı Morel, Divan-ı Harp üyesi Sohumyan, Muratyan, Dr. Azeryef ve Dr. Karakin Pastırmacıyan görev almışlardı.
1918 yılının Şubat ve Mart aylarında bu tarihi şehir insanıyla, medeniyetiyle, kültür varlıklarıyla ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu. Şehrin her mahalle ve şose yollarında, çarşılarda Ermeni çete noktaları kurulmuştu. Yol yaptırmak bahanesiyle toplu halde götürülen insanlar Kars kapı ve Yanık dere bölgelerinde, senelerce ekmeğini bölüştüğü Ermeni canileri tarafından şehit edilmişlerdir.
Sonra Erzurum Garnizonlarında bulunan Ermeni askerleri evlere saldırarak yağma, öldürme, ırza geçme gibi muameleleri yapmaya başlamışlardır. Erzurum'a giren Türk birlikleri şehir içinde 2127 şehit defnetmişler, ayrıca Kars kapıda da 250 ceset bulmuşlardır. Türk-Ermeni ilişkilerini tarihi perspektif içerisinde incelediğimizde, bölgede Türk insanıyla birlikte yaşamış, kapı komşusu olmuş Ermeni'nin ihaneti açıkça ortadadır. Milleti Sadıka diye adlandırılan Ermenilerin Aşkale, Tazegül, Cinis, Alaca, Ilıca, Tepeköy, Erzurum-Merkezde; Yanık dere, Kars kapı, Ezirmikli Osman Ağa ve Mürsel Paşa konakları, Yakutiye Kışla hamamı, Yeşil yayla, Hasankale-Tımar, Köprüköy, Horasan da yaptıkları insanlık dışı katliamlar sonunda Türk Milleti'nin hafızasında "Yerli Gavur" olarak unutulmayacak bir iz bırakmıştır.
Kazım Karabekir Paşa, 12 Mart sabahım şöyle dile getiriyordu: "Erzurum'da halk göz yaşları içinde kimi babasını, kimi karışım yakılmış yada süngülenmiş buluyor, saçlarım yoluyordu, sokaklarda canlılıktan bir iz bile kalmamıştı. Yerlerde çocuk, kadın ve yaşlılar kanlar içinde yatıyordu." Ermenilerin yalnız son gece (11-12 Mart 1918) 3000 Müslüman Türk'ü öldürdüklerini, Erzurum'daki Rus Yarbayı Twerdo- Khelebof anılarında ifade etmiştir. "Demiryolu istasyonun da sanki bir mezarlık ölülerini dışarıya çıkarmıştı. Cenazeler arasından geçerek feci duruma gözlerimizle şahit olduk. Bilhassa Tahtacılar semtinde karşılıklı yer alan Osman Ağa ve Mürsel Paşa konaklarına doldurulup yakılan ve katledilen Erzurumlular insanı titrediyordu."
Erzurum'da resmi belgelere göre 9563 yerli Türk ahali Taşnak Ermeni çeteleri tarafından şehit edilmiştir.
12 Mart 1918 günü Türkün kalbi olan Erzurum'un esaretten hürriyete, ölümden hayata kavuştuğu bir gündür. 12 Mart 1918 de Türk Hükümeti, Doğuda ki güzel toprakları, yüksek dağları mert kanıyla sulayarak, düşmana göğüs geren Erzurum'u karanlık bir günden kurtardığının yıl dönümüdür.
12 Mart 1918 tarihi Erzurum kalesinin beklediği kutsal sabahtır. 84 yıl önce bir 12 Martta zamanın saygısı altında kalan, hatırladıkça kanayan bir yara içimizi sızlatır, sevincimizi göz yaşlarımızın ıslaklığı, mutluluğu kederimizin hüznü, Hürriyetimizde kanımızın pahası, yaşamımızda Türk olmanın gururu, bayrağımızda varlığımızın manası vardır ve saklıdır, işte 12 Mart kutlu günümüzün bizlere hatırlattıkları bu duygu ve fikirlerdir.
Milli Mücadele Dönemi
MİLLİ MÜCADELEDE ERZURUM
1-VÎLAYET-İ ŞARKİYE-İ MÜDAFAA-İ HUKUK-U MÎLLİYE CEMÎYETİ (10 Mart 1919)
Anadolu'nun hiçbir yerinde I. Dünya Savaşı'nın dehşeti Erzurum'daki kadar görülmemiştir. Don yıl boyunca ölüm her yanı sarmış. Şark vilayetlerinin iktisadı merkezi yok olmuştu. Harp, göç, katliamlar, tifüs gibi çeşitli felaketler her şeyi yok etmişti.
30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi' nin imzalanmasıyla bölgede yeni bir durum ortaya çıkmış, mütarekenin 7 ve 24. eti maddeleri Er/urum halkım büyük bir telaş ve kuşkuya sevk etmiştir. Bu maddeler Vilayet-İ Şarkıye' yi adeta Ermenilere peşkeş çekiyordu. Doğu Anadolu'da Ermenilerin büyük Haycsdan (Ermenistan) idealleri karşısında Erzurum insanı kendi üzerine düşen milli görevi yerine getirerek, 10 Mart 1919'da Vilayet-i Şarkıye-i Müdataa-i Hukuk-u milliye Cemiyeti' nin bir şubesini Erzurum' da açmışlardır Rıı cemiyet kanuni işlemlerin bitmesini beklemeden 6 Mart 1919' da eski Asar-ı Terakki Mektebi' nde ilk toplantısını yaptı. Cemiyet Bas-kanlığına İbrahim Hakkı' nın torunlarından Hacı Fehim Efendi, muhasipliğe Karslı Hatipoğulları' ndan Süleyman Bey ve katipliğe de Dursunbeyzade Cevat Bey seçildi.
Cemiyet ilk iş olarak 9 Mart tarihli bir beyannameyi, bütün doğu vilayetlerine yayınladı. Bu beyannamede, hu toprak I arı n sahiplerinin kimler oldugunu, memleketin her tarafında tesadüf edilen çifte minareler, kümbetler gibi dini ve milli abidelerin pek açık bir dille, yarının hükmünü verecek olanları ifade etmekte olduğunu, Ermeni iddialarını harsi ve medeni hiçbir eser bırakmayan ve tarihin henüz pek karanlık günlerinde milliyet derecesini bulamayan Ermeni derebeyliğine istinat etmekle batıl bulunduğunu ilan etmiş. tehcirden Ermenilerin mes' ul olduğu belirtilmiş ve Wilson Prensipleri' ne dayanarak hu gerçeklerin dünya efkarı önünde ispat edilmesi için milletin yardımı istenmiştir.
2- İZMÎR'ÎN ÎŞGALİNE ERZURUM'DAN TEPKİLER
İzmir' in 15 Mayıs 1919'da Yunanlılar tarafından işgal edilmesini Erzurumlular, Anadolu'yu bir bütün olarak değerlendirdiklerinden yurdun herhangi bir noktasının işgalini Erzurum’ un işgali gibi telakki etmişlerdi.
3- ERZURUM VİLAYET KONGRESİ (17 Haziran 1919)
Erzurum'da bir Vilayet Kongresi'nin tertiplenmesi, 2 Nisan 1919'da Ahmed (Erverdi) Bey'in evinde yapılan ve yeni bir Hey'et-i Faale'nin oluşturduğu cemiyet toplantısında kararlaştırılmıştı. Aynı toplantıda şehir içerisinde yapılan teşkilatın livalara, kazalara ve köylere kadar yayılması, vilayet sınırlarından taşarak bulun doğu vilayetlerinin bir fikir etrafında toplanması kararlaştırılmıştı. Hazırlanan teşkilat nizamnamesinde Erzurum Vilayet Kongresi ve Vilayat-ı Şarkıyye Kongresi'nin yapılacağından ilk defa burada bahsediliyordu.
Erzurum Vilayet Kongresi bütün sancak ve kazalardan gelen 21 temsilci, 17 Haziran 1919'da Cemiyet Reisi Raif Efendi' nin başkan Ilgında toplanmış ve beş gün devam ederek 21 Haziran 1919'da sona ermiştir. Vilayet Kongresi'nde Türk milli mücadelesini de içine alan önemli kararlar kabul edilmiştir. Bu kararlar;
1- Kesinlikle göç etmemek- Çünkü göç vatanı hukuki anlamda terk etmek demektir.
2- Derhal ilmi ve iktisadi ve dini teşkilatlar yapmak. Birbirine bağlı olmayan teşkilatsız milletler kolayca dağılırlar.
3- Tecavüze maruz kalacak Vilayet-i Şarkıyye' nin herhangi bir bucağına kadar savunmada birleşmek lazımdır.
Kongrede hangi şartlar altında olursa olsun, Osmanlı Devleti' nden ayrılmamak için mücadele edileceğine, asayişi çok önemli olan vilayetteki Bekçi Teşkilatı' nın genişletilmesine, iktisadi teşkilata önem verilerek kooperatifler kurulmasına ve bunların kazalar tarafından da desteklenmesine, kapanmış olan okulların tekrar açılmasına, cemiyet bütçesinin genişletilmesine, Paris' e giden Sulh Hey' eti Murahhası miza bir telgraf çekilmesine karar verilmiştir.
Bu kararların dışında tutanağa geçmemiş olan bir karar daha vardı. Erzurum Hey'eti Merkeziyesi kongreye, daha önce almış olduğu şu kararı sundu: "Davamız büyük ve mühimdir, bunu biliniz. Erzurum Vilayeti'nin bunu tek başına başarması güçtür, Onun için yedi vilayetin iştirakiyle umumi bir kongre akdini kararlaştırdık". Bu kararın okunmasından sonra kongre bunu da kabul etmiş ve genel bir kongre için çalışmaya başlanmıştır.
Erzurum Vilayet Kongresi'nin en önemli hedefi, şüphesiz büyük Ermenistan hayallerine karcı bölge insanım teşkilatlandırmak, ikinci önemli karan da bölgeden iç bilgelere yönelik Türk göçünü durdurmak olmuştur.
4- MUSTAFA KEMAL PAŞA ERZURUM'DA
İstanbul Hükümeti, İtilaf Devletleri'nin baskıları sonucu, Anadolu'da asayişi sağlamak amacıyla ordu müfettişlikleri teşkil etli. Bu tasarı gereğince. Doğu Anadolu' da ki 9. Ordu Müfettişliğine Mustafa Kemal Paşa tayin edildi. Mustafa Kemal Paşa' ya verilen talimata göre, Trabzon, Erzurum, Sivas, Van Vilayetleriyle Erzincan ve Canik müstakil livalarına gereken emirleri verebileceklerdir. Mustafa Kemal Paşa' ya verilen bu geniş talimattan da anlaşılacağı üzere, O' nun görevi yalnızca Samsun ve havalisindeki asayişsizliğe son vermenin ötesinde idi. Anadolu' ya ayak basar basmaz yapmaya başladığı işlerde bunu ortaya koymaktadır.
Mustafa Kemal Paşa 3 Temmuz 1919'da Erzurum'a geldi, ilk karşılama merasimi Erzurum'un batısında on yedi kilometre uzaklıktaki Ilıca' da yapıldı.
Mustafa Kemal Paşa Erzurum'a gelişinin ertesi günü 4 Temmuz'da Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni ziyaret etti.
Mustafa Kemal Paşa, 5 Temmuz 1919'da yakın arkadaşları ile bir toplantı yaptı. Toplantı-ya Karabekir Paşa, Rauf Bey, Eski Vali Münir, Süreyya, Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı Kazım, Kurmay Binbaşı Hüsrev, Binbaşı Refik, M.Müfit Beyler katılmışlardı. Toplantıda bulunanlar, Mustafa Kemal Paşa' ya sonuna kadar yardım edeceklerine, onu lider olarak kabul ettiklerine dair söz verdiler.
MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLİKTEN İSTİFA ETMESİ
Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktığı günden beri İngilizlerin yakın takibi altında bulunuyordu. Onun çalışmalarından kuşkulanan İngilizler İstanbul'a getirilmesi için İstanbul Hükümeti üzerinde baskı yapmaya başlamışlardı. Bu baskılar neticesinde, hükümet onu İstanbul' a getirmek için çeşitli tedbirler almış, fakat bunda başarılı olamamıştı. Amasya Genelgesi peşinden Erzurum' daki çalışmaları hükümetin bir kesin karar almasına sebep oldu. Yaklaşık bir ay süren "oyun" 8 Temmuz 1919'da sona erdi. İstanbul, Mustafa Kemal Paşa' nın resmi görevine son verdi. Mustafa Kemal Paşa da aynı günün akşamı askerlikten istifa ettiğini Sultan Vahdeddin'e bildirdi. Mustafa Kemal Paşa' nın askerlikten istifa etmesi, O' nu statü olarak sıradan bir Osmanlı vatandaşı durumuna getirmişti. Bundan sonra Erzurum ve Anadolu'daki konumu Kazım Karabekir Paşa ile Erzurumluların kendisi hakkında gösterecekleri tavra bağlıydı. Bu sebeple kendisi de endişeliydi. Fakat, Kazım Karabekir Paşa' nın kendisini ziyaret ederek kolordusu ile birlikte emirlerine eskisi gibi hazır olduklarım söylemesi ve bunu bir telgrafla kendisine bildirmesi O' nu rahatlatmıştı.
Erzurum bu tarihi dönüm noktasında, vatanın ve milletin tam bağımsızlığı için çalışacağına söz veren Mustafa Kemal Paşa' dan yana olacaktı.
KAYNAK:ERZURUM VALİLİĞİ SİTESİ
İl Encümeni FAHRETTİN AKAR ALLAHÜEKBER ŞEHİTLİĞİ vefa ziyareti.
ALLAHÜ EKBER Sehitliğinde sehitlerin 93.YIL dönümü kutlandı.Devlet erkânı ve sivil örgütler,halk katılımı ile kutlandı.
Şair Ali İhsanın dizeleriyle Allahuekber...
BU DAĞDA
Bir büyük destanın acı meltemi,
Her sabah her akşam eser bu dağda.
Dün gibi tazedir derin matemi,
Şuur durur,mantık susar bu dağda.
Bilirim sizindir yüksek makamlar.
Şüphe yok diridir,ölmez bu canlar.
Şehit yarasından akan al kanlar,
Yıllar oldu hâlâ,sızar bu dağda.
Kar içinde gece atıldı pusu.
Temmuzda üşürüm, geçse mevzusu
Kapanır mı kahramanın mevzisi?
Bir ordu hücuma hazır bu dağda.
Yatan şehitler var evliyalar var.
Onlarla yüceldin ALLAHUEKBER
Devriye misali yüzbinlerce er.
Bir uçtan bir uca,gezer bu dağda
Gece gidem dedi,bu dağdan aşam
Gayret edip düşmana tez ulaşam.
Ah!..ah!..Bilmez misin Ey Enver Paşam?
Kış ile yapılmaz Pazar bu dağda.
Mısralar yetmiyor etmeye methin .
Düşmanlara korku salar heybetin
Bir kale misali her bir Mehmet'in
Ay yıldız uğruna mezar bu dağda.
Dört mevsimde boranın var karın var
Türk'ün tarihinde mühim yerin var.
Künyesiz bağrında nice erin var
Yaratan ismini yazar bu dağda.
Vatanın sahibi bu yüce erler.
Ebedi bizleri,unutma derler.
Ali'der kalp gözü kapalı körler
Eminim gerçeği sezer bu dağda.
kaynak:
Ali İhsan GÜRBÜZ
Halk Eğitimi Merkezi Müdür Yrd.
ŞENKAYA
Kazım Karabekir Paşa
MUSA KAZIM KARABEKİR - (1882-1948)
Musa Kâzım, 18821948;de İstanbulda doğdu. aslen Karamanın Gafariyat kasabasındandır. Babası Mehmet Emin Paşadır.
Fatih Askeri Rüştiyesini ve ardından Kuleli Askeri İdadisini bitirdi. 14 Mart 1900,de Harp Okuluna girdi. 6 Aralık 1902,de Mülazım-ı Sani (Teğmen) rütbesiyle piyade sınıfının birincisi olarak Harp Okulundan mezun oldu. Erkân-ı Harp (Kurmay) sınıfına ayrılarak Harp Akademisine başladı. 5 Kasım 1905,de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Akademiyi de birincilikle bitirdi. 10 Aralık 1905,de Edirnedeki II. Orduya atandı. 11 Ocak 1906,da III. Orduya verildi. 13.Seyyar Topçu Alayı, 15. Süvari Avcı Taburunda ve Manastır Mıntıka Komutanlığı Erkân-ı Harbiyesinde bulundu. Bu dönemde Kâzım Bey İttihat ve Terakki Cemiyetine girdi. Eşkıya takibinde bulundu. 19 Ağustos 1907,de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. 6 Eylül 1907,de İstanbul Harp okulu Tabiye Öğretmen Yardımcılığına atandı.19 Kasım 1908,de Edirnedeki II. Ordunun Nizamiye 3. Piyade Tümeni Kurmaylığına tayin olundu. 31 Mart Vakası, yani 13 Nisan 1909,da meydana gelen olay üzerine Hareket Ordusuna katılarak; Mürettep 2. Fırkanın Kurmay Başkanı olarak İstanbul,a geldi. 1 Nisan 1910,da Arnavutluk Ayaklanmasını bastırmak için oluşturulan Mürettep Kolordu da Birinci Şube Müdürü ve 15 Ocak 1911,de 10. Edirne Tümeni Kurmay Başkanlığında görevlendirildi. 28 Nisan 1911 günü Harbiye Nezaretine verdiği dilekçe ile aile adları olan Karabekir,i yazışmalarda kullanmaya başladı. 9 Nisan 1912 de ek bir görevle vekaleten Bulgar Hududu Edirne Kısmı Komiserliğine atandı. 27 Nisan 1912,de Binbaşı oldu. Birinci Balkan Savaşı sırasında Bulgarlara karşı Edirneyi savunan 10.Tümenin Kurmay Başkanı iken 22 Nisan 1913,te esir düştü. İkinci Balkan Savaşı sırasında 29 Eylül 1913,te esaretten kurtuldu. 2 Aralık 1913,te Balkan Savaşı sırasında Rusya tebasının uğradığı zararın tespit için oluşturulan Türk-Rus ve Bulgar Karma Komisyonuna Türk temsilcisi olarak katıldı.
11 Ocak 1914,de Genelkurmay İstihbarat Şubesi Müdür Yardımcılığında görevlendirildi. 3 Ağustos 1914,te Genelkurmay İstihbarat Şube Müdürü tayin edildi. 7 Aralık 1914,te Kaymakam (Yarbay) rütbesine yükseltildi. 6 Ocak 1915,te Mürettep I. Kuvve-i Seferiye Komutanı olarak İran Harekâtına memur edildi. 6 Mart 1915,te Beşinci Kolordu 14. Tümen Komutanlığına atanarak Marmara ve Karadeniz kıyılarının tahkimatı ile görevlendirildi. Tümeni bir süre sonra Çanakkale Cephesine gönderildi. 26 Ekim 1915 te İstanbuldaki I. Ordu Kurmay Başkanlığına atandı. 10 Kasım 1915 te 6. Ordu Kurmay Başkanı olarak Irak Cephesine gönderildi. 14 Aralık 1915 te rütbesi Miralaylık,a (Albay) yükseltildi. 24 Nisan 1916 da 18. Kolordu Komutanı ve 8 Nisan 1917de becayişen Kafkas Cephesindeki 2. Kolordu Komutanı olarak görevlendirildi. 27 Aralık 1917de Erzincan karşısındaki I. Kafkas Kolordusu Komutanlığına memur edildi. Buradaki görevinde ağır kış şartları altında fedakârlıkla ilerleyerek, Rus subaylarıyla takviye edilmiş Ermeni kuvvetleri ve çetelerinin bütünüyle bozgunu sırasında; 1918 yılının 13 Şubat,ında Erzincan,ı,12 Martında Erzurumu 13 Martın da Pasinlerin Merkezi Hasankaleyi kurtardı. Sonrada, 1914 hududunu aşarak; 5 Nisanda Sarıkamış, 25 Nisanda Karstaki hâlâ halkımız arasında Kırk Yıllık Karagünleri diye acı hatırası anlatılan istilâ esaretine son verdi. 28 Temmuz 1918 de Mirlivalığa (Tümgeneral) yükseltildi. 23 Aralık 1918,de Tekirdağdaki 14. Kolordu Komutanlığına atandı. 2 Mart 1919,da merkezi Erzurum olan 15. Kolordu Komutanlığına tayin edildi. 21 Temmuz 1919da 3. Ordu Müfettiş Vekili olarak görevlendirildi.
23 Temmuz-7 Ağustos 1919,da çalışmalarını yürüten Erzurum Kongresinin toplanmasında büyük katkıları oldu. 16 Kasım 1919,da Temsil Heyetinin düzenlediği komutanlar toplantısına katıldı. 14 Ocak 1920,de Heyet-i Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa tarafından Şark Cephesi Komutanlığı ile görevlendirildi. 23 Nisan 1920,de açılan Büyük Millet Meclisi Birinci Devresinde Edirne Milletvekili olarak meclise girdi. Bu sıfatı üzerinde kalmak kaydı ile Kolordu Komutanlığına devam etti. 6 Mayıs 1920 de Erzurum Vali Vekili oldu. 13-14 Haziran 1920 de Ordu Komutanı yetkisi ile Şark Cephesi Komutanlığına atandı. 28 Eylül 1920 de Ermenilere karşı taarruzu başlattı. 30 Ekim 1920,de Göle ve Kağızmandan sonra Karsı ikinci defa kurtardı.
31 Ekim 1920 de Feriklik (Korgeneral)liğe yükseltildi. 7 Kasım 1920,de Gümrüye girdi. 3 Aralık 1920 de Büyük Millet Meclisi Murahhası olarak Gümrü Muahedesini imzaladı. 10 Ekim 1921de biten Kars Konferansına Türkiye Baş Murahhası olarak katıldı ve başkanlık etti. 13 Ekim 1921d,de Kars Antlaşmasını imzaladı.
İstiklâl Harbinin zaferle bitmesinden sonra 15 Ekim 1922,de Ankaraya geldi. Edirne Milletvekili sıfatı ile meclise devam etmeye başladı. 17 Şubat 1923 te toplanan İzmir İktisat Kongresine başkanlık etti. Büyük Millet Meclisinin ikinci devresinde İstanbul Milletvekili seçildi. 21 Ekim 1923,te merkezi Ankarada bulunan Birinci Ordu Müfettişliğine atandı. 26 Ekim 1924 te Ordu Müfettişliğinden istifasını bildiren dilekçesini Milli Müdafaa Vekâletine gönderdi. 17 Kasım 1924te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı ve bir süre sonra Genel Başkanı seçildi. Gaziye İzmirde suikast ile ilgili olarak İstiklâl Mahkemesinde yargılandı ve beraat etti. 5 Aralık 1927,de ordu açığında iken emekli edildi. Uzun bir süre politikadan uzaklaştı. Halil Ethem Eldemin vefatı ile boşalan İstanbul Milletvekilliğine 1939 yılında 1374 reyle seçildi. 1943-1946da yine milletvekili olarak yerini korudu. 5 Ağustos 1946 da TBMM Başkanlığına seçildi. 26 Ocak 1948 de Ankara da öldü.
ALDIĞI NİŞAN, BERAT VE MADALYALAR
Kâzım Karabekir Paşa, başarılı askerlik yaşamı sırasında, Altın Maarif, beşinci Rütbeden Mecidi, Dördüncü Rütbeden Osmani, Muharebe Gümüş Liyakat, Harp Alman İkinci Rütbeden Kron dö Broş Kılınçlı, Avusturyadan İkinci Sınıf Salip; Alman Demir Salip, Muharebe Gümüş İmtiyaz, Muharebe Altın Liyakat, Kılınçlı İkinci Mecidi, Kılınçlı İkinci Rütbeden Osmanî, İstiklal Madalya ve Nişanları ile ödüllendirilmiştir.
ESERLERİ
Bulgarca, Almanca, Fransızca ve Rusça dilerini bilen Kâzım Karabekirin çok çeşitli konularda yazdığı bazı eserler şunlardır:
İstiklâl Harbimiz, I-II
İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat ve Terakki Erkânı
Birinci Cihan Harbi, I-IV
Paşaların Hesaplaşması
Paşaların Kavgası
Ankarada Savaş Rüzgarları
Gizli Harp İstihbarat
1885 İsyanı ve Bulgar Harbi
Birinci Kafkas Kolordusunun 1334 Senesindeki Harekât ve Müşehedatı
Erzincan ve Erzurumun Kurtuluşu
İngiltere, İtalya ve Habeş Harbi
Bolşevik Ordusunun Çekilmesinden Sonra Osmanlı Ordusunun İleri Harekâtı
Sırp-Bulgar Seferi
Osmanlı Ordusunun Taarruz Fikri
Kürt Sorunu
Ermeni Dosyası
Ermeni Mezalimi
Öğütlerim
Talim ve Terbiye Hakkında Ana Hatlar
Ülkümüz Kuvvetli Bir Türkiyedir.
Şarkılı İbret
İktisadi Esaslarımız
Sanayi Projesi Layihası
Erkân-ı Harbiye Vezaifinden İstihbarat
İstiklâl Harbimizin Esasları
Cihan Harbine Neden Girdik? Nasıl Girdik? Nasıl İdare Ettik?
İttihat ve Terakki Cemiyeti
KAYNAK ERZURUM VALİLİĞİ
SARI GELİN TÜRKÜSÜ - YUNUS ZEYREK(ŞENKAYA PENEK KÖYÜ İLİŞKİSİ)
----------------------------------------------------------------
ÖZET Sarı Gelin türküsü, Kuzeydoğu Anadolu coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler, Kıpçakları "sarışın" anlamına gelen "Kuman" adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmışlardır. Sarı Gelin, eski çağlardan beri Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Hristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Bölgeye gelen Arap din adamlarından birinin âşık olduğu bu sarışın güzel etrafında gelişen efsaneler, Kars ve Erzurum yörelerinde yaşamaktadır. Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması, Sarı Gelin türküsünün, bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu yazıda, Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Kıpçak Türklerinden bahisle, onların izlerini taşıyan bir efsanenin varyantları üzerinde durulmuştur. Sarı Gelin'in bu efsaneyle birlikte, birkaç varyantını tespit edebildiğimiz bir türküye konu olması ve hatta bölgede bu adla anılan bir halk oyununun bulunması, tesadüf olamaz. Anahtar Kelimeler:Sarı Gelin türküsü, Kıpçaklar, Şeyh San'an, Allahuekber dağı, efsane. GirişEski bir türkü, son günlerde yeniden sık çalınır ve dinlenir oldu.Günlük bir gazetede çıkan yazıdan, türkü hakkında çeşitli iddiaların ortalıkta dolaştığını öğrendik (Hürriyet-2000). Önce bu iddialara bakalım:"Azerbaycanlılar, bu türkünün Azerî türküsü olduğunu ifade ediyorlar. Azerbaycan Büyükelçisi, "Ermenicede sarı ve gelin kelimeleri yok. Bizde iki üç yüz yıldan beri söyleniyor. Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, bu türküyü Ermenilere mal etti!" diye dert yanıyor. Türkü tartışmasına katılan bir Erzurumlu: "Sarı Gelin, Ermeni kızıdır. Türkü, bir dadaşın bu kıza olan âşkının nağmeleridir." diyerek, türkünün hikâyesini Kurtuluş Savaşı yıllarına dayandırıyor. Bir Erzurumlu da, "Bu türkü, dadaş türküsüdür." diyor. Bir başka Erzurumlu, türkünün, bir filme meze yapıldığını, güftesinin çarpıtıldığını belirterek öfkesini dile getiriyor.Milletvekili olan bir vatandaşımız, yazdığı senaryodan bahsederken, "Ermeniden beter Ermeni" üslûbuyla devletimizin Ermenilere haksızlık yaptığı noktasında duruyor. Bu noktayı senaryosunun merkezi hâline getiriyor. Sarı Gelin türküsünü de, Erzurumlunun dediği gibi "meze" yapıyor! Milletvekilinin ifadelerinde şunlar da var: "Sarı gyalin anbele pare pare... Ermenice sarı, dağlı demekmiş. Dağlı gelin yani. Ermenilerin Erzurum'dan ayrılırken Sarı Gelin'in müziğini götürmelerinden daha doğal ne olabilir ki?"Bir başka yazar söze karışıyor: "Ulusal aidiyet tartışmasını abes buldum doğrusu. Müziğin vatanı olur mu? Sarı Gelin, kime ait olursa olsun, güzel bir türkü." diyor. Müziğin vatanı olur veya olmaz; ama siz gidip onun bunun dillerde dolaşan şarkısına, benim derseniz gülerler! Çok eski bir musıki tarihi olan milletin, kalkıp Ermeni'den türkü devşirmesi mümkün mü? Ama yüz yıllarca tebamız olmuş Ermenilerin bizden çok şey aldıklarını söyleyebiliriz. Bunun tersi de olabilir. Yani hakim halk, tebadan da alabilir. Türkçedeki kelimelerin kökenine bakarsanız görürsünüz. Bunlar olağan şeyler ama yüz yıllardan beri söylene gelmiş bir türkü söz konusu olursa, burada söyleyeceklerimiz vardır. Bir başka gazetede çıkan habere de göz atalım: "Yavuz Bingöl ve Yeşim salkım, Sarı Gelin'in sinema uyarlamasında Ermeni düşmanlığına karşı bayrak açacak." deniliyor. Bu filmde, türkücü Yavuz Bingöl, Ermeni kızı rolündeki Yeşim Salkım'a âşık Türk subayını canlandıracakmış (Milliyet-2001). Biraz tarihKıpçakların bir adı da Kuman'dır. Bunlara Ruslar Polovets, Ermeniler Xartes, Almanlar Falben derlerdi ki, bu kelimelerin hepsi sarışın anlamına gelmektedir (Rasonyı-1971: 136). Kumanlarla temasa gelen üç kavim, Ruslar, Almanlar ve Ermeniler, Kumanları sadece "sarışınlar" diye isimlendirmişlerdir (Kurat-1992: 70).Kıpçakların, güzel, sarışın, mavi gözlü, yakışıklı oldukları, birçok kaynakta belirtilmektedir (Kurat-1992: 70-72). Büyük şair Genceli Nizamî, İskendername adlı eserinde, Kıpçak güzelliğini dile getirmiştir. Ayrıca şairin karısı Afak/Apak da Derbentli bir Kıpçak kızıydı. Apak'ın güzelliği, şairi derinden etkilemişti. Nizamî, eserlerindeki kahramanlarda onu canlandırmıştır (Resulzade-1951: 48-49).Kumanlar, XII. yüzyılda Gürcistan'da faaldiler. Gürcistan'ın parlak çağının başbuğu Kubasar, bir Kıpçaklıdır. Devletin, asker, maliye ve devlet işlerinde Kıpçaklar söz sahibiydiler. Kraliçe Tamara'nın damarlarında da (annesinden dolayı) Kıpçak kanı vardır (Rasonyı-1971: 145). Selçuklu Türkleri tarafından sıkıştırılan Gürcistan, onlara karşı savunmasız ve çaresiz kalmıştı. Gürcistan Kralı, Kuzey Kafkasya ve Kıpçak Eli'nde yaşayan göçebe ve savaşçı Kıpçakları ülkesine davet etti. Bunlar arasından çıkarılan 45.000 kişilik güçlü bir orduyla Selçuklulara karşı saldırılara başladı. Gürcüler, Kıpçak ordusu sayesinde Tiflis şehrini yeniden ele geçirdiler (Berdzenişvili-Canaşia-2000: 142-143). Sarışın, insan güzeli ve Türk ırkının en yakışıklı soyundan olan Kıpçaklar, Selçuklular tarafından ezilen Gürcistan hakimi Bagratlı hanedanını, büyük bir kudretle canlandırdılar. 1080 yılından itibaren Selçuklu ülkesi durumuna gelen Ahıska, Ardahan ve Göle dolayları, 1124'te Kıpçakların eline geçti. Gürcülerle aynı dini, Ortodoks Hristiyanlığı paylaşan Kıpçaklar, kendi hesaplarına fethettikleri Kür ve Çoruh boylarına (Ahıska, Ardahan, Artvin ve Ardanuç dolaylarına) yerleştiler (Kırzıoğlu-1953: 377). Bugün Kür ve Çoruh ırmakları boyu ile Çıldır Gölü çevresinde yaşayan halk, Kıpçakların torunlarıdır (Kurat-1992: 84). Gürcistan'a bağlı bir beylik iken bölgeye gelen İlhanlıların da yardımıyla 1267 yılında Tiflis'ten kopan Kıpçak Atabekliği Hükûmeti, III. Murat zamanında, 1578 yılında Serdar Lala Mustafa Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşanın fethiyle Osmanlı Devleti'ne katıldı (Zeyrek-2001). Bugün Ahıska, Ardahan, Artvin ve Erzurum'un kuzey ilçelerindeki kilise kalıntıları, Osmanlı zamanında Müslüman olan bu Ortodoks Kıpçakların hatıralarıdır. Türkünün kaynağı olan efsaneAzerbaycan'da Kür ırmağı boylarında yaşayan bir efsane, edebî eserlere de konu olmuştur. Azerbaycanlı şair Hüseyin Cavid, Şeyh San'an adlı manzum piyesinde, konusunu halk arasındaki yaygın efsanelerden almıştır. Arabistan'dan bu bölgeye gelerek İslâm dinini yaymağa çalışan din adamlarıyla ilgili bir efsanede, Şeyh San'an'ın Tiflis-Gürcü Padişahının güzel kızı Humar Hanıma karşı duyduğu aşk macerası anlatılır. Bu kız uğruna Hristiyan hayatı yaşayan Şeyh, yedi yıl sonra kızı Müslüman eder. Birlikte kaçmağa karar verirler. Bunları takip eden kralın askerleri yetişince, âşıkların dileğiyle yer yarılır, âşıkları içine alır. Âşıkların girdiği yerden kaynar sular çıkar. Kızına ve yaptıklarına üzülen kral, bu suyun üzerine bir kilise yaptırarak hatıra bırakır (Kırzıoğlu-1953: 379-380). Ortodoks Kıpçaklardan kalan hatıralardan biri de Kars ve Erzurum çevresinde anlatılan "Şeyh San'an ile Kralın Sarı Kızı" efsanesidir. Bu efsaneyle birlikte bir de türkü, günümüze kadar gelmiştir. Türküye geçmeden önce, Ortodoks Kıpçak Türklerini Müslüman etmek için çalışan İslâm misyonerlerinin macerasını ve sarışın Kıpçak kızlarının hatıralarını yaşatan bir efsanenin iki varyantını özetleyelim: Abdulkadir Geylanî'nin arkadaşı olan Şeyh San'an, bir bedduaya uğrayıp yolu Penek'e düşmüş. Şeyh San'an, çobanlık yapıyor, Penek padişahının domuzlarını güdüyormuş. Şeyhin nefsine ağır gelen domuz çobanlığı aynı zamanda eziyetli bir işti.Şeyh, bu şekilde çile doldurmakta iken, Penek padişahının biricik evlâdı olan güzeller güzeli Sarı Kız'a da âşık olmuş. Hristiyan kız, şeyhin aşkından habersizmiş. Bu duruma üzülen şeyh, Allah'a yalvararak kızın gönlüne kendi aşkının düşmesini dilemiş. Dileği kabul olmuş. Kız da şeyhe ilgi duymaya başlamış, hatta Müslüman olmuş. Yedi yıllık çilesi dolan şeyh, bir gün Allahuekber dağlarından tef sesi geldiğini duydu. Bu ses, çilesinin bittiğine işaretti. Meğer tefi çalan, Geylanî'nin gönderdiği kırk mücahit müritmiş.Şeyh, tef sesinin geldiği dağa doğru koşmuş. Onu gören Sarı Kız da arkasından koşup yetişmiş. Bunu gören saray halkı, durumu padişaha bildirmiş. Ordu, kaçak âşıkların ardına düşmüş. Şeyhle kız, Allahuekber dağındaki kırk müride yaklaşmış. Bu durum, Mısır'da Abdulkadir Geylanî'ye mâlum olmuş. Oradan attığı teber, şeyhe ulaşmış. Şeyh, bu teberle kâfir ordusuyla vuruşmaya başlamış. Penek güzeliyle kırk mürid de cenge girmişler. Kırk mürit şehit düşmüş. Şimdi onların yattığı yere Kırklar, Kırk Şehitler Mezarlığı deniyor. Dağın tepesine yetişen Şeyhle sevgilisi de tam tepede şehit düşmüşler. Bunların yattığı yer şimdi ziyaretgâhtır. Buraya ağzı eğri gidenin düz geldiği, dileklerin kabul olduğu inancı yaygındır (Kırzıoğlu-1949). Bu efsanede geçen olayların yaşandığı yer, Gürcü tarih kaynaklarında Bana olarak geçen Penek'tir. Penek, eskiden kalesi olan bir taht şehriydi. Dede Korkut Oğuznamelerinde, "Ban Hisarı" denilen yer de burasıdır (Kırzıoğlu-2000:76) Osmanlı zamanında, merkezi Ahıska olan Çıldır Eyaletine bağlı bir sancak olmuştu. Burası günümüzde, Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı bir köydür. Sarı Gelin türküsünün kaynağı olan bu efsanenin diğer bir varyantı, önce mahallî bir gazetede, sonra da bir kitapta yer almıştır. Hüseyin Köycü tarafından derlenen efsane, Şenkaya gazetesinin dokuz sayısında tefrika edilmiş (Köycü-1950-51); bundan birkaç yıl sonra da Ali Rıza Önder'in kitabına girmiştir (Önder-1955: 73-76). Her iki kaynaktan özetleyelim:"Şeyh Abdülkadir Geylanî'nin müritlerinden Sananî, şeyhine darılarak firar etti. Yolu Erzurum ve Oltu'ya düştü. Burada tanıştığı bir dervişle yola çıktılar. Penek suyu kıyısına geldiklerinde, derviş, genç Sananî'den kendisini karşıya geçirmesini istedi. Sananî, bu teklifi kabul etmeyince, dervişin, "Benden esirgediğin omuzlarına, domuz yavruları binsin!" bedduasına uğradı. Misafir oldukları Hristiyan Penek beyinin güzel kızına vurulan Sananî, misafirliği uzattı ve sarayın hizmetçileri arasına katıldı. Kendisi sarayın domuz çobanı olmuştu. Şeyhi Geylanî, müridi Sananî'nin bu hâlini öğrendi ve çok üzüldü. Beş yüz müridinden, onu kurtarmalarını, gerekirse sevgilisiyle birlikte getirmelerini istedi. Müritler, Sananî'yi, domuz güderken buldular; şeyhin isteğini Sananî'ye bildirdiler. Sananî, ancak sevgilisiyle birlikte gelebileceğini söyledi. Bir sabah erkenden kızı aldığı gibi, kendilerini bekleyen müritlere doğru yola çıktı. Hep birlikte karlı dağa doğru yürüdüler. Onların yokluğunu anlayan saray görevlileri, çevre köyleri aradılar, bulamadılar. Dağlara yöneldiler. Âşıklar ve müritler, takip edildiklerini anlayınca kaçmaya başladılar ve dağın güneyine sarktılar. Takipçiler yetişince çetin bir savaş oldu. Bugünkü Allahuekber dağları, adını bu müritlerin "Allahuekber" sedalarından almıştır. Âşıkların ve müritlerin mezarları da ziyaret yeridir." Bu iki varyant arasında küçük farklar olsa da, olayın özü ve motifler aynıdır. Günümüze kadar gelen Sarı Gelin türküsünün kaynağı işte bu efsanedir. Sarı Gelin, Penek beyinin kızı, Sinan da San'an veya Sananî'dir. Görülüyor ki burada Ermeni yok! Efsaneler, tarih değildir; onlardan bilimsel sonuçlar çıkarılamaz. Bununla birlikte efsaneler, muhayyelesinden çıktığı milletin hangi değer yargılarını benimsediğini gösterir. Onu ortaya koyanların nelere inandığını, ne gibi ahlâk esaslarına değer verdiğini açıklar. Efsaneler, bir milletin manevî nabzının ölçüsü, toplumsal mizacının ifadesidir. Efsanelerde toplumun şuuraltı hazinelerinin anahtarları saklıdır (Uyguner-1956).Efsaneler, sebebi ve kaynağı bilinmeyen birçok olayın izahında, halk muhayyelesinin meydana getirdiği hikâyelerdir. Bir folklorcunun dediği gibi, efsaneler hayallerde doğar, gönüllerde beslenir, dudaklarda ve kalemlerde yaşar (Önder-1955: 6). Zamanla yeni unsurlar alır ve büyür. Sarı Gelin türküsüne konu olan efsane de, halkın dilinde yaşarken, kim bilir, ne zaman ve hangi yeni olay üzerine türküye dönüşmüştür... Türkünün ve efsanenin merkezinde bulunan kahramanlar aynıdır: Sarı Gelin ve Şeyh San'an/Sinan. Türkünün varyantlarıErzurumlu Faruk Kaleli tarafından derlenen "Sarı Gelin" türküsü, günümüzde yaygın olarak şu güfteyle söylenmektedir (Bulut-1989: 126): Erzurum çarşı pazarİçinde bir kız gezerElinde divit kalemDertlere derman yazar Bu dörtlüğün son mısraı, başka bir yerde, "Katlime ferman yazar" şeklinde geçmektedir (Turhan-1999: 113). Palandöken yüce dağAltı mor sümbüllü bağSeni vermem yadlaraNice ki bu canım sağ Bu türküde: Neynim aman aman Hop ninen ölsün Sarı Gelin amanŞeklinde söylenen nakaratın ilk mısraı, bazı kaynaklarda, "Neylim aman" şeklinde yer almaktadır (Erzurum 98- 239). 1918 yılında, bir hey'etle birlikte kuzeydoğu illerimizi gezen tarihçi Ahmet Refik Bey, Sarı Gelin türküsünü, Göle'nin Okçu köyünde tespit etmiştir. Bu seyahat notlarından meydana gelen kitabında şunları yazıyor: "Okçu köylü Ali'nin en güzel söylediği, Diyarbekir'de, Erzincan'da, Erzurum'da Kürdî nağmelerle okunan bildiğimiz bir türkü. Fakat ezgiler burada daha hüzünlü, daha kederli. Türkünün konusu gayet şâirane: Bir Türk delikanlısı köyünde yaşayan bir Hristiyan kızını seviyor. Sabahleyin tarlaya giderken peşinden ayrılmıyor. Akşamları sürüler ağıllarına dönerken sevgilisinin güzelliğini seyrederek ruhunun ateşini dindirmeye çalışıyor. Kalbi ve kafası o derece meşgul oluyor ki, sonunda taptığı haçı, sevdiği salibi/haçı görmek istiyor. Kalbi heyecan içinde çarparak bir pazar sabahı kalkıyor. Güneş yamaçlara altınlar serper, kuşlar tatlı cıvıltılarla ortalığı şenlendirirken kiliseye gidiyor. Bir köşeye çekiliyor. Sevgilisinin taptığı haçı, kilisede yapılan ayini seyrediyor. Türkü şöyle başlıyor: Vardım kilsesine baktım haçına Mâil oldum bölük bölük saçına Kız seni götürem İslâm içine Vay Sinan ölsün Sarı Gelin Âh seni vermem dünya malına. Şarkının nakaratı o kadar hazin, o derece tesirli ki... Ali, elini şakağına koymuş, gözleri yaş dolu, ruhundan kopan acılarla feryat ediyor: Vay Sinan ölsün Sarı GelinVay Sinan ölsün Sarı GelinSeni vermem dünya malına... dedikçe güya ağlamak istiyor. Sarı Gelinler orada da mı bedbaht âşıkları bu derece büyülemişler (Altınay- 2001: 71-72)? Sarı Gelin türküsünün halk ağzında dolaşan ikinci dörtlüğü de şöyledir: Vardım kilsesine kandiller yanarKıranta keşişler pervane dönerTersa sevmiş deyin el beni kınarVay Sinan ölsün Sarı GelinSeni saran neyler dünya malın.(Seni alan neyler dünya malın) Ünlü "Kars Tarihi" adlı eserinde, Kıpçaklardan bahsederken, Sarı Gelin türküsüne de değinen Kırzıoğlu, bu türkünün Kars ve bir zamanlar halkı Türklerden meydana gelen Erivan'da söylenen bir başka varyantını da verir: İrevan çarşı pazarİçinde bir kız gezerElinde divit kalemDertliye derman yazar. dörtlüğü ile başlayıp: Sarı Gelin, sarı kızEttin ömrüm yarı kız nakaratlarıyla ve bar/halay havası olarak da söylendiğini belirtir (Kırzıoğlu-1953: 380-381). Kırzıoğlu, türküde: Sarı kız, Sarı GelinDünyanın varı gelin nakaratı olduğunu da şifahen belirtmiştir. Burada bahsettiğimiz on birli ve yedili heceyle söylenen iki çeşit Sarı Gelin türküsü olduğu anlaşılıyor. Her iki türküde de Sarı Gelin ve Sinan isimleri geçiyor. Bu isimlerin efsanedeki Şeyh San'an ile sevgilisinden geldiği açıktır. Ünlü Türkolog Prof. Dr. Kırzıoğlu, "Sarı Gelin türküsü ve Şeyh San'an efsanesi, XII. yüzyılda Kafkaslar kuzeyinden gelen Ortodoks Kuman/Kıpçakların hatırasından kalmıştır." diyerek türkünün kaynağını kesin şekilde belirtiyor (Kırzıoğlu-1958: 133). Ünlü şair ve yazar Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum halk havalarından bahsederken, "Erzurum çarşı pazar, diye başlayan bu türkünün canlandırma kudretine daima hayran oldum." Demektedir (Tanpınar-1976: 201). Sarı Gelin, bir oyun havası olarak, Kars oyunları arasında da geçmektedir (Bugün-1959). Gazimihal'in, "Yurt Oyunları Kataloğu" ile Kırzıoğlu'nun, "Kars İli Halk Oyunlarının Adları"nda Sarı Gelin'i de görüyoruz (Tan-1977; Kırzıoğlu-1960). Azerbaycan'da söylenen Sarı Gelin nakaratlı türkünün ilk kıtası şöyledir: Saçın uzun hörmezlerGülü gonçe dermezlerBu sevda ne sevdadırSeni mene vermezler Neynim aman Sarı Gelin (Namazeliyev-1993: 62). Sarı Gelin türküsünün bir Türk eseri olduğunu böylece ortaya koyduktan sonra, meselenin Ermeni tarafına da bakalım. Şunu hemen belirtmeli ki, türkünün ortaya çıktığı coğrafyada Türk unsuru hakimdir. Ermeniler ise bir azınlıktır. Büyük imparatorluklar kurmuş bir milletin, kendi himayesinde yaşayan bir azınlıktan türkü, hele oyun havası alması uzak bir ihtimaldir. İkinci bir husus da türkünün dayandığı mevcut folklor malzemesidir. Bu malzeme olmasaydı, türkünün kaynağı meçhul kalacaktı. O zaman, bir propagandaya malzeme olsa da, türkünün Ermeni mahsulü olup olmadığı tartışılabilirdi. Hâlbuki durum öyle değil. Türküyü ortaya çıkaran kuvvetli halk edebiyatı verimlerine sahibiz. Ermeniler ve Türk kültürüOsmanlı Devleti zamanında, Türk'ün sadece kuvveti değil kültürü de üstündü. Bu üstünlük, diğer kavimleri de derinden etkilemiştir. Klasik müziğimizdeki Ermeni besteciler, bunun açık delilidir. Bizim ruhumuzu terennüm eden nağmeleri onlara çaldıran ve söyleten, bizim kültürümüzün zenginliği ve derinliğidir. Ermenilerin âşık edebiyatımızdaki yeri üzerinde lâyıkıyla durulmamıştır. Bilhassa XIX. yüzyılda çok güçlü olan âşık edebiyatımızın etkisinde kalan Ermeni âşıklar bulunmaktadır. Buna en canlı örnek, Ahılkelekli Kenziya'dır. Posoflu ünlü halk şairi Yusuf Zülâlî, defterlerinden birinde, Kenziya'dan bahsetmektedir. Zülâlî, Kenziya'yla 1892 yılında Batum'da karşılaşmıştır. Bu sazlı sözlü karşılaşma esnasında, Kenziya şöyle demektedir: Bir anadan bir babadan gelmişizBiz buna etmişiz iman ZülâlîEğer böyle ise niçin olmuşuzBiz size siz bize düşman Zülâlî? Kenziya, bir yerde de şöyle demektedir: Cami, kiliseyi birleştirelimBu halkı oraya yerleştirelimAllah Allah diye dilleştirelimBirdir, iki değil Sübhan Zülâlî İki âşıkın karşılıklı söyleşmesi, bu dostluk havası içinde devam etmektedir. Bu deyişmenin büyük bir bölümü elimizde bulunmaktadır.Zülâlî (1873-1956), eski yazıyla kaleme aldığı hatıralarında, Kenziya'nın çok iyi Türkçe konuştuğunu, saz çaldığını, Âşık Kerem hikâyesini Ermeniceye çevirdiğini ve Bayburtlu Zihnî'nin şiirlerini pek sevdiğini haber vermektedir. Ermenilerin, Türk halk hikâyelerini kendi dillerine çevirdiklerini, bunu yaparken İslâmî motifleri değiştirdiklerini biliyoruz. XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında, Ermeni halkı arasında, hayli ilgi gören halk hikâyelerimiz, defalarca basılmıştır.Türk halk hikâyelerini Ermeniceye çeviren iki önemli isimden biri halk şairi Civanî (1846-1909), diğeri de Agek Muhtaryan'dır. Bunlar, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Şah İsmail, Ferhat ile Şirin, Asuman ile Zeycan, Köroğlu, Emrah ile Selvi, Leylâ ile Mecnun vb. gibi ünlü halk hikâyelerini, "tercüme, tebdil ve neşr etmişlerdir." Civanî'nin çevirdiği, Kerem ile Aslı hikâyesi, 1888 yılında Gümrü'de basılmıştır. Bu eser, sonraki yıllarda birkaç defa daha basılmıştır. Muhtaryan, Civanî'den farklı olarak, yaptığı tercümelerde, bu hikâyelerdeki şiirleri, eserin aslında olduğu gibi muhafaza etmiş ve bu koşmaları her iki dilden vermiştir. Azerbaycanlı İsrafil Abbasov, bunları uzun bir makale çerçevesinde tahlil etmiştir (Abbasov-1977: 54-137). Bu tahlillerden şu sonuç çıkıyor: Ermeniler ne şekilde tercüme ederlerse etsinler, bu hikâyeler, aslî sahibi olan Türk milletine aittir. Ermeniler, yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşadıkları Türklerin kültüründen derinden etkilenmişlerdir. Papazlar, mahallî örf ve âdetleri Türk etkisinden kurtarmak için çok çaba göstermişlerdir. Bu çabalarında kısmen başarılı olmuşlarsa da, Türk halk musıkisini terennümden vazgeçirtip Ermeni halk şarkıları icad etmek hususunda başarılı olamamışlardır. Bu bilgileri aktaran tarihçi ve musıki araştırmacısı Kösemihal (1900-1960), 1929 yılında basılan kitabında:"Tahkik ettik, (Erzurum Ermenileri) bundan otuz sene evvel yalnız bizim türküleri söyleyip bar oynarlarmış. Yozgat, Bayburt Ermenilerinin yalnız Türkçe türküler kullandıklarının en güzel delili, bu havali Ermenilerinin bundan yetmiş sene kadar evvel Ermeni harfleriyle yazıp E. Litman'ın neşrettiği Türkçe türkü güfteleridir." demektedir (Kösemihal-1929: 34-36). SonuçSarı Gelin, Kars ve Erzurum çevresinde efsane, türkü ve oyun olarak yaşamakta; halk kültürümüzün birden çok unsurunda yer almış bulunmaktadır.Birbirini çok seven iki âşıktan birinin, başka bir kavimden, başka bir dinden olması, halkımız tarafından olumlu karşılanmıştır. Bu hoşgörüyü dile getiren manilerden biri şöyledir: Bahçelerde mormeniVerem ettin sen beniYa sen İslâm ol ahçikYa ben olam Ermeni Kerem ile Aslı Hikâyesi'nin Aslı'sı, bir Ermeni keşişinin kızıdır (Banarlı-1971: 729). Bu Ermeni kızının adı, yüz yıllardan beri Türk kızlarına isim olmaktadır. Bir başka hikâye veya efsane kahramanının Ermeni olması da mümkündür... Sarı Gelin de gerçekten Ermeni olsaydı, öylece kabul edilebilirdi. Bütün bu açıklamalardan sonra, Sarı Gelin türküsünün, nerede söylenirse söylensin, hakim toplum olan Türklerden alındığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Bu türkünün hiçbir yerinde Ermeni unsuru yoktur. Ermeniler, bir gün oluyor, el dokumalarımızdaki motiflere, bir gün oluyor ünlü bir mimarımıza sahip çıkıyorlar. Şimdi de Sarı Gelin türkümüzün, kendilerine ait olduğunu söylüyorlar. Bu iddianın da, Anadolu toprakları üzerindeki hayallerinden farkı yoktur. Bir politikacı tarafından yazılan romanın, Ermeni bir vatandaşımız tarafından senaryo hâline getirilmesiyle, güzel bir türkümüzün Ermenilere mal edilmesi meselesi, iki yıldan beri tartışılmaktadır. Gazeteciler, türkücüler, şarkıcılar, kahveciler ve dernekçiler konuşuyor. Halk edebiyatı sahasında çalışan bilim adamlarımız, bu tür konulara eğilmelidir. KAYNAKLARABBASOV, İsrafil (1977), Azerbaycan Dastanlarının Ermeni Diline Tercüme, Tebdil ve Neşri Meselelerine Dair, Azerbaycan Şifahî Halk Edebiyatına Dair Tedgigler, Elm Neşriyatı, Bakı.ALTINAY, Ahmet Refik (2001), Kafkas Yollarında-Hatıralar ve Tahassüsler, Haz. Y. Zeyrek, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul.BANARLI, Nihad Sami (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, c. II, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul.BERDZENİŞVİLİ, N.- CANAŞİA, S. (2000), Gürcüstan Tarihi, Çev. H. Hayrioğlu, Sorun Yayınları, İstanbul.BUGÜN gazetesi (1959), Kars'ı Tanıtma ve 1855 Kars Zafer Âbidesini Yaptırma Derneğinin Zafer Sinemasında Yaptığı Gece, 21 Ağustos, Kars.BULUT, Sebahattin (1989), Damla Damla Erzurum, Ankara.ERZURUM 98 (1998), Erzurum Yıllığı, Ankara.HÜRRİYET (2000), Sarı Gelin Meydan Savaşı, 22 Kasım, İstanbul.KIRZIOĞLU, M. Fahrettin (1949), Allahuekber Dağları Üzerine, Ülkü dergisi, S. 27, s. 16-18.KIRZIOĞLU, M. Fahrettin (1953), Kars Tarihi, Işıl Matbaası, İstanbul. KIRZIOĞLU, M. Fahrettin (1958), Edebiyatımızda Kars, Işıl Matbaası, İstanbul.KIRZIOĞLU, M. Fahrettin (1960), Kars İli Halk Oyunlarının Adları, Türk Folklor Araştırmaları dergisi, S. 127.KIRZIOĞLU, M. Fahrettin (1992), Kıpçaklar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.KIRZIOĞLU, M. Fahrettin (2000), Dede Korkut Oğuznameleri, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara.KÖSEMİHALZADE, Mahmut Ragıp (1929), Şarkî Anadolu Türküleri ve Oyunları, İstanbul Konservatuvarı Neşriyatı, İstanbul.KÖYCÜ, Hüseyin (1950-1951), Allahuekber Dağı ve Şeyhi Sananî, Şenkaya gazetesi, Nu. 3-11.KURAT, Akdes Nimet (1992) Türk Kavimleri ve Devletleri, Murat Kitabevi Yayınları, Ankara.MİLLİYET (2001), Soykırım iddiasına filmli cevap, 2 Mayıs, İstanbul.NAMAZELİYEV, Gafar (1993), Azerbaycan Halk Türküleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.ÖNDER, Ali Rıza (1955), Yaşayan Anadolu Efsaneleri, Yeni Erciyes Yayınları, Kayseri.RASONYI, Laszlo (1971) Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü YayınlarAnkara.RESULZADE, Mehmet Emin (1951) Nizamî, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara.TAN, Nail (1977), Türk Hak Oyunları Konusunda Bir Kaynak, Türk Folklor Araştırmaları dergisi, S. 331.TANPINAR, Ahmet Hamdi (1976), Beş Şehir, Dergâh Yayınları, İstanbul.TURHAN, Salih (1999), Anadolu Halk Türküleri ve Ezgileri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.UYGUNER, Muzaffer (1956), Anadolu ve Efsaneleri, Türk Folklor Araştırmaları dergisi, S. 84.ZEYREK, Yunus (2001), Tarih-i Osman Paşa, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara (Basılıyor).